KEMAN SESİ

Alışkanlık edindiği üzere yine saat on ikiyi geçmeden eve geldi. Cebinden anahtarlarını çıkarırken aklından geçenleri görmezden gelmeye çalışırcasına yumuşak ama keskin bir hamleyle kapıyı açtı.  Neredeyse hiç ses çıkmamıştı ve bunu bu hızda yapabilmek hoşuna gidiyordu. İçeri girdi. Her zamanki gibi herkes odasına çekilmiş ve oyuncaklarıyla oynamaya koyulmuştu. Ayakkabılarını çıkarıp odaya doğru yürürken o kadar sessizdi ki O olduğunu bilmeseler ev ahalisi O’nu hırsız zannedebilirdi.  Odasının kapısını kapattı hızlıca üzerini değiştirdi. Bir süre sessizce yatağında oturdu. Kafasının içinde aradığı boşluğu bulamayınca odasından çıktı ve banyoya yöneldi. Yürürken yerdeki ahşap döşemenin çıkardığı gıcırtılara engel olmak için azami dikkat gösteriyor, onları birbirine bağlayan lambrilerin tam üstüne basarak çıkan sese engel olmaya çalışıyordu. Kimsenin uyumadığının farkında olsa da, varlığının evdeki etkisini azaltmaya, belki de yine birilerinin ona sorgulayan tonlardan bir şeyler söylemesine dayanamayacağından bu ihtimale engel olmaya çalışıyordu. Banyoya girdiğinde ışığı açmadı. Dişlerini usulca fırçalarken karanlığın aynadaki karşılığına dalıp gidiyor, bunun O’na iyi geldiğini düşünüyordu. Kendisini görmek isteyip istemediğinden de pek emin sayılmazdı. Hemen her gece bu enstantaneyi yaşarken kafasının içinde canlanıveren: “Duvardaki İsa heykeline dua eden adamı” aklından hızlıca uzaklaştırdı. Ağzındaki kuduz salyasına benzeyen şeyden kurtulmak için musluğu usulca ve az miktarda açtı. Suyun gürültüsünü önlemek için elini daima musluğun altında tutuyor ve işini biran önce halledebilmek için çok hızlı hareket ediyordu.

Odasına dönerken hiç ses çıkarmamayı başardı. Aslında adımlarını tam olarak nereye atmasını gerektiğini iyi biliyordu. Ama ahşap döşemeler her defasında başka bir yerden –sanki bir tuzak kurulmuşçasına- O burada diye bağırmanın bir yolunu buluyorlardı. O yüzden özenli olmalı ve dikkatini kaybetmemeliydi. Odasına girdi kapıyı kapattı. Işığı alışkanlıkla da olsa açmamaya dikkat ediyordu. Zira boşuna yaktığı lambalar yüzünden ikaz edilebilir, hatta gecenin bir vakti odasında rahatsız edilebilirdi. Bilgisayarını açtı ve küçük masa lambasını, odasının kapısındaki camdan ışığı dışarı sızmayacak şekilde ayarladı. Müzik dinlemek istiyordu. Çoğu zaman insanların yaptığına inanmadığı enstrümanlardan birini, kemanı seçti ve sesini iyice kısıp dinlemeye koyuldu. Yatağında sırtüstü uzandı. Kulağını kemanın sesine verdi. Adamın çaldığı şeyin kurumuş ladin ve köknar olduğunu bilmese toprağından koparılmasına ağlayan bir sürgün zannedebilirdi. Sonra bu fikrinden vazgeçip “Bir insan bu denli içli ağlayamaz.” diye düşündü. Kendi kendine “Kim bilir belki de müziğin ortaya çıkışı insanların ağlamaktan tükenmesiyle başlamıştır.” diye mırıldandı. Sonra birinin duymasını istercesine söylediğini tekrarladı.

Aklına gelenleri yazması gerektiğini anladığında, önce bunun için niyetlenip bir an için doğrulduysa da, sonra vazgeçip tekrar uzandı. Kulağını kemana verdi. Melodiyi duyunca aklında sözcükler akmaya başladı: “Erzurum çarşı pazar Sarı gelin aman..”

Sabah oldu. Uyanıp gözlerini açtı. Kaledibi çay ocağı ve mahalle esnafı çoktan güne başlamıştı. Okey taşlarının sesleri bütün sokakta yankılanıyordu. Doğruldu. Seslere kulak verdi. Üzerinde yattığı hasır, sırtında bir ağrı peydahlamıştı. Yanında duran bardak askısına uzandı. Sokağın başından başlayarak boşları toplamaya koyuldu. Bir an bir rüya gördüğünü hatırladı. Biraz zaman geçince bu garip rüyayı rahat uyuyamamasına bağlayıp düşünmekten vaz geçti. Öğlen olduğunda ustasından korkusuyla da olsa gittiği Cuma namazında gece gördüğü o sıkıntılı kâbusu görmemek için dua etti.

ol..! kırılır

en içinde kalır.

 …….

tanrım bilirsin

her zalim kadar yaram doğudan kanar

kırmızıyı batılı sanırlar

ama öyle değil

……

bütün bu zulüm

Ademin yanık et kokusu…

değer miydi

Havva bu kadar güzel miydi

…..

aklımdaki tohumu biliyorum

ama tanrım neden Hipokrat

hangi yaraya su dökmüş

bu gâvurun dölü

bak artık buralarda duman da yasak

ben kafamda saklıyorum benimkini

……

tanrım dokuzuncu kat çok yüksek değil mi

hem bize de biraz uzak

kaçıncı kattan sonra şirke girer sektör

bir oda bir göz de mi yasak

 …….

artık sana dua etmem

arada bir şiir yazarım

hem şiir deyip geçme

ibadettir hakkını verirsen.

…….

zevk damlayan her işi günah sanıyor harc-ı âlem

bir bilseler devletin bekasına sövmenin tadını

hak desem adalet desem kavga desem

bıkmadın mı şimdiye kadar ezberlediklerinden.

……

son olarak tanrım

adımı sen koydun biliyorum

sence de bu büyük beklenti değil mi

sen ol deyince oluyor diyorlardı

bağışla aciz aklımı ama

bak, olmayınca olmuyor demek ki…

.

 mimar sinan / 4.8.14 / 02.00

"-Bak koçum! Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer.. hah.. Bizim olanlar ya da olmayanlar, hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır, ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün, sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer… Ressam olur insanlar başkalarının kalbini kazıya kazıya ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına…”

MIKNATISSIZ PUSULA ŞİİRİ

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

yüzyıl şilisinden bir jazz javulcusu inliyor tam arlarımda
hiç durmadan kentli mağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım var.

seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther`in
leş kanını
gül kılar.

birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, trenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.

gideceğim en eski öykümde devlet denen şirk yazacağım
göz bebeklerimde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.

bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir bakın ordum akıp gidecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.

inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden

helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu büyük türk şairi ben

-ve emir ‘kun’ diyor; doğuruluyorum-

'bu ülke'den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.

bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ilk dildar tohum ekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.ellerin
bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömerek
birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir film de görmüştüm!

ah laikse aşkımız biter elbet bir kış baharyaz günü
gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yarar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur
sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
beynime düşer infilak eder

ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmaman bedenime lacivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.

biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
yeniden dünyaya gelsem yeniden seni severim

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum
isa görüyor şeyhim görüyor ben görüyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum
mıknatıssız bir pusula olarak

Ah Muhsin Ünlü

"Onur Ünlü Sineması" diye bir şeyden bahsedebilir miyiz? diye sordum kendi kendime. Sonra bu soruyu sormanın ne büyük haksızlık olduğunu düşündüm. "Polis" gibi, "Güneşin Oğlu" gibi, "Sen Aydınlatırsın Geceyi" gibi ihtivası fantezisinden geri kalmayan ve neredeyse sürreal filmleri cesurca yapmış bir sinemacının kendi sineması vardır elbet. 

….

Fakat “Beş Şehir” filmi gerek beş farklı karakterin bir örümcek ağındaki ustalıkla bir birine teğellenmesi, gerekse bütün o acının içinde her zamanki “fantezisini” koruyacak kadar cür’etkâr olmasıyla bambaşka bir noktada. 

….

Onur Ünlü, ölümün büyük bir lütuf olduğunu her filminde düşündürür muhakkak. Ve hep insanın öldürme güdüsünü irdeler.  Bu filmde ise neredeyse ölümün kendisi baş role oturmuş gibi görünüyor. 

Peki insan dünyaya öylece atılmış mıdır? Öylece..  Sizce bir kedi bununla ilgili ne düşünüyordur?